İnternette yıllardır dolaşan bir tablo var, altında bir hikâye, hikâyenin altında bir şiir, şiirin altında iki isim.
Yamalı yorgan, çocuklar, köpek, kedi, şemsiye, çatıdan su damlıyor ama herkes gülümsüyor. Sağ alt köşede bir imza: Dianne Dengel. Tablonun adı "Home Sweet Home," ressamı Mr. Rogers' Neighborhood programına çıkmış, "seni gülümseten sanat" felsefesiyle tanınan bir Amerikalı kadın, Pennsylvania'nın kırsal kesiminden, naif sanatın sıcak tarafından.
Asıl hikâye tabloda değil, bir soruda ve o sorunun başına gelenlerde.
1930İki paşa torunu
İstanbul, 1930'ların başı, Yarın gazetesinin redaksiyonu. Biri düzeltmenlik yapıyor, diğeri karikatür çiziyor, biri Mustafa Celalettin Paşa'nın torunu Nazım Hikmet, diğeri Vali Abidin Paşa'nın torunu Abidin Dino. On bir yaş var aralarında: Nazım yirmi sekiz, Abidin on yedi. İkisi de Osmanlı aristokrasisinin son kuşağından, ikisi de o dünyadan kopmuş, ikisi de koptuğu şeyin yerine ne koyacağını arıyor.
Nazım, Moskova'da fütürist ve konstrüktivist ressamları görmüştü, Mayakovski'nin afişlerini, El Lissitzky'nin kitap tasarımlarını, kelimenin görsel güce dönüştüğü o dünyayı. Abidin'in çizgilerinde benzer bir enerji tanıdı: çizgi süsleme aracı değil, düşünce aracıydı. Tanıştılar.
1931–1939Bir kelime, bir çizgi
1931'de Sesini Kaybeden Şehir çıktığında kapak deseni ve iç resimler Abidin'indi; Nazım'ın Abidin'le yaptığı ilk kitap, Abidin'in ilk kitap tasarımlarından. 1932'de Bir Ölü Evi, ardından Kuvayı Milliye Destanı'nın desenleri geldi. İş bölümü kendiliğinden oluştu: Nazım kelimeyi buluyordu, Abidin o kelimenin görsel karşılığını; aralarında ne patronluk vardı ne çıraklık, iki ayrı dilde konuşup aynı şeyi söyleyen iki adam, birbirinin tercümanı.
1938–1950Duvarın iki tarafı
1938'de Nazım Bursa Cezaevi'ne girdi ve on iki yıl çıkamadı. Bu süre zarfında Türkiye İkinci Dünya Savaşı'nın kıyısından geçti, çok partili hayata adım attı, Nazım ise aynı avluya bakan aynı hücrede oturdu.
Abidin düzenli ziyaretçilerdendi, kâğıt, boya, haber taşıdı. Nazım açlık grevine başladığında Abidin, Orhan Veli ile birlikte imza kampanyası düzenleyerek dışarıdan baskı oluşturmaya çalıştı. Nazım sonunda serbest kaldığında bir süre Abidin'in Caddebostan'daki evinde kaldı, cezaevinden çıkan adamın ilk durağı, yıllar boyunca onu ziyaret eden dostun eviydi.
On iki yıl boyunca biri içeride yazdı, diğeri dışarıda çizdi; duvar aralarına girse de aradaki bağ girmedi.
1951–1952Sürgünün coğrafyası
1951'de Nazım bir motorla İstanbul'dan ayrıldı, gece vakti, Karadeniz üzerinden, vatandaşlığını ve geri dönüş hakkını arkasında bırakarak Moskova'ya sığındı. Bir yıl sonra Abidin de gitti, ama farklı bir yöne: eşi Güzin Dino ile Paris'e yerleşti. İkisi artık aynı ülkede bile değildi, biri Demir Perde'nin doğusunda, diğeri batısında, arada sadece mektuplar gidip geliyordu.
Abidin, Nazım'ın şiirlerini Fransızcaya çevirip dergilerde yayımlatmayı sürdürdü, kitaplarını resimlemeye devam etti. Sürgün dostluğu koparamadı ama biçimini değiştirdi: artık yan yana oturup konuşan iki adam değil, birbirinin sesini kâğıt üzerinden takip eden iki sürgündüler. Aynı mevsimi farklı şehirlerde yaşıyorlardı, Moskova'nın karı yağarken Paris'in kestaneleri düşüyor, ama ikisinin de penceresi başka bir ülkeye bakıyordu.
1961Sen Nehri, gece
1961'de Nazım Paris'e geldi, Abidin ve Güzin'i ziyaret etmek için, belki de son kez görmek için, bunu bilinçli olarak düşünmüş müydü bilemiyoruz ama şiirin dokusu öyle diyor. Sen Nehri'ne bakan bir çatı katı otel odasında, gece vakti, eşi Vera Tulyakova'ya adayarak uzun bir şiir yazmaya başladı: Saman Sarısı.
Altmışına yaklaşan, iki kalp krizi geçirmiş, ülkesine dönemeyeceğini bilen bir adamın şiiriydi bu, bir hayatın defterini kapatırken son sayfaya yazılan not gibi. İki yıl sonra ölecekti. Şiirin ortasında, otuz yıllık dostuna doğrudan döndü:
İşin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? Nazım Hikmet, Saman Sarısı, 1961
Dikkat edilecek yapı şu: Nazım önce sahte mutluluğu tek tek sayıyor, kartpostal görselleri, takvim resimleri, çerçevelenmiş tatlılıklar ve hepsini "İşin kolayına kaçmadan ama" şartıyla reddediyor. Sonra aynı soruyu tekrarlıyor. Ama tekrar bir pekiştirme değil, bir kıskaç: ilk soruda "yapabilir misin" derken ikinci soruda "gördün mü, saydıklarımın hiçbiri değil, geriye ne kalıyor" diyor. Geriye sorunun kendisi kalıyor, yanıtsız, açık, dürüst.
Cevap gelmeyen mektup
Abidin yanıt vermedi, ne resimle, ne şiirle, ne de doğrudan bir sözle. Röportajlarında konuya yaklaştığı anlarda mutluluğun süreklilik gerektirdiğini, bir anın sevincini tuale aktarabileceğini ama kalıcı mutluluğun resmedilemez olduğunu söyledi; ressamın fırçası hareketi, ânı, duygunun bir kesitini yakalayabilir ama mutluluk kesit değil süreçtir, akmaya devam eden bir şeydir ve akan şeyi dondurduğunuz anda onu öldürürsünüz.
Bu sessizlik, belki de sorunun alabileceği en dürüst karşılıktı. Nazım zaten yanıt beklememişti, dostunun sınırını bildiği için sormuştu, sınırın kendisini göstermek için. Abidin de sınırı bildiği için sustu. İki usta aynı duvarın önünde durmuş, biri "geçemezsin" demiş, diğeri başını sallamıştı.
3 Haziran 1963
Nazım Hikmet, Moskova yakınlarındaki Peredelkino'da kalp krizi sonucu öldü, altmış bir yaşındaydı. Soru havada kaldı, ama Nazım zaten yanıt almak için sormamıştı.
Abidin, dostunun ölümünden sonra otuz yıl daha yaşadı. Bu otuz yıl boyunca Nazım'ın eserlerini resimlemeye, tanıtmaya, anma etkinliklerine katılmaya devam etti, ama "mutluluğun resmi"ni hiçbir zaman yapmadı.
7 Aralık 1993
Abidin Dino, Paris'te seksen yaşında hayatını kaybetti, cenazesi İstanbul'a getirildi. Otuz yıl boyunca soruyu yanıtlamamıştı, kasıtlı bir sessizlik, soruda dile getirilen gerçeğin onayıydı bu.
Ödünç alınmış bir ses
Abidin sustu ama başkaları susamadı. 1987'de Essen'de bir sergide Bahattin Gemici adında bir şair Abidin Dino ile tanıştı ve bu tanışma onu yeterince etkilemiş olmalı ki Dino'nun ağzından, Nazım'a hitaben bir şiir yazdı: "Mutluluğun Resmi." Şiir 1988'de Yarım Bırakma Türkünü adlı kitabında yayımlandı. Gemici'nin bu bilgiyi nasıl edindiğini, şiiri yazarken Dino'dan izin alıp almadığını bilmiyoruz, kitapta herhangi bir açıklama yok.
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler...
İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya... Bahattin Gemici, Yarım Bırakma Türkünü, 1988
Samimi bir şiir, ama Abidin'in şiiri değil. Gemici, Dino'nun sesini ödünç almış, hürmetle ve iyi niyetle ama sonuçta ödünç. İnternet bu ayrımı bilmeden yaydı: "Abidin Dino'nun Nazım'a yanıtı" diye dolaşmaya başladı, paylaşan kişiler kaynağı kontrol etmedi, paylaşılan kişiler de etmedi, her tekrar bir öncekini doğrulamış gibi göründü.
Sonra biri Dengel'in tablosunu ekledi ve ortada kusursuz bir paket oluştu: soruyu Nazım sormuş, yanıtı Abidin vermiş, resmi de Abidin yapmış, her şey yerli yerine oturmuş gibiydi. Bir sorunun, bir şiirin, bir tablonun ve iki ismin birleştiği bu paketin içinde tek bir doğru parça vardı: Nazım'ın sorusu. Yanıt Gemici'nindi, tablo Dengel'indi, Abidin'in katkısı ise pakette yer almayan şeydi, sessizlik.
Soru işaretinin ardındaki cümle
"Mutluluğun resmini yapabilir misin?" Bu cümlenin sonundaki soru işareti retorik bir işarettir, yapamamanın ünlemidir. Nazım yanıt beklemiyordu, bir gerçeği dile getiriyordu.
Nazım, Abidin'in yapabildiği her şeyi biliyordu, yıllardır kitaplarının kapağını çizdirmiş, çizgisini, rengini, neyi yakalayıp neyi kaçırdığını yakından izlemişti. Ama diyordu ki: senin tüm gücünle bile, mutluluğu çizemezsin. Bu bir meydan okuma değildi, sevgiyle ve saygıyla yapılmış bir sınır tespitiydi, ressam dostuna "yetersizsin" demiyordu, "hiçbirimiz yetmeyiz" diyordu.
Türk şiirinde bu yapı derin bir damar oluşturur. Orhan Veli'nin dizelerine bakmak yeter:
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle? Orhan Veli Kanık
Duyar mısınız duyamazsınız demektir, dokunabilir misiniz dokunamazsınız. Şair mısralarının gücünü biliyor ama sizi tam oraya taşıyamayacağını da biliyor; yaklaştırabilir, eşiğe kadar getirebilir, orada duracak. Nazım da aynı eşikte duruyordu: sanat tam erişilemeyene yaklaşma eylemidir, o sınırda durup yine de çizmeye, yazmaya, söylemeye devam etmek ve sınırın öte tarafını göstermeye çalışırken sınırın bu tarafında kalmayı kabul etmek.
Kapatılmak istenen açık
İnternet soruyu aldı ve bulmacaya çevirdi, açık bırakılmış bir soruyu kapatılması gereken bir eksiklik olarak gördü. Birisi Dengel'in tablosunu buldu, çatıdan su damlıyor, aile birbirine sarılmış, "mutluluk işte bu" dedi ve "Abidin Dino'nun eseri" diye paylaştı; yıllardır düzeltilmeden dolaşıyor çünkü düzeltmek paylaşmak kadar kolay değil.
Sorunun gücünü kaldıramayan insanlar onu kapatma ihtiyacı duydular. Yanıtsız bırakılmış bir soru rahatsız ediciydi, bir matematik problemi gibi çözdüler, bilinmeyeni buldular, denklemi kapattılar. Nazım'ın çizemezsin tespitini farkında olmadan kanıtladılar: çizdiklerini sandıkları şey başka birinin tablosuydu, verdiklerini sandıkları yanıt başka birinin şiiriydi. Asıl yanıtı veren Abidin'in sessizliğiydi ve o sessizlik hiçbir pakete sığmıyordu.
Nazım bir soru sormadı, bir şey söyledi. Abidin duydu ve sessiz kaldı, çünkü doğruydu.
Sonra başkaları geldi: biri Dino'nun ağzından şiir yazdı, biri Amerikalı bir ressamın tablosunu yapıştırdı, herkes "işte yanıt" dedi. Ama altmış yılı aşkın süredir en dürüst karşılık hâlâ Abidin'in sessizliği, çünkü bazı sorular soru değildir ve bazı sessizlikler, söylenebilecek her şeyden daha çok şey söyler.
DİĞER YAZILAR
Halüsinasyon Kimin Sorunu · Nefret Üzerine · Araştırma Anayasası · Aynen Öyle · Çay Masası · Sturgeon Yasası · Yazıdan Sese · Anlamak