Sesli sürüm · v1.1 · Temmuz 2026
Mutluluğun Resmi
Dinleme sürümü · ses kaydı değil, kulağa göre yeniden yazılmış metin
İnternette yıllardır dolaşan bir tablo var. Altında bir hikâye, hikâyenin altında bir şiir, şiirin altında iki isim.
Tablo, Dianne Dengel diye Amerikalı bir ressamın. Adı, "Evim Güzel Evim". Nazım Hikmet'le, Abidin Dino'yla, Türk şiiriyle hiçbir ilgisi yok. Ama yıllardır mutluluğun resmi diye dolaşıyor, Dino'nun eseri sanılarak.
İçinde neler var, bakın: yamalı bir yorgan, çocuklar, bir köpek, bir kedi, bir şemsiye. Çatıdan su damlıyor ama herkes gülümsüyor. Sağ alt köşede bir imza, Dianne Dengel. Pennsylvania kırsalından, naif resmin sıcak tarafından bir kadın, "seni gülümseten sanat" diyen biri.
Ama asıl hikâye tabloda değil. O bir soruda, bir de o sorunun başına gelenlerde.
İstanbul, bin dokuz yüz otuzların başı. Yarın gazetesinin yazı işleri. Biri düzeltmenlik yapıyor, öbürü karikatür çiziyor. Biri Mustafa Celalettin Paşa'nın torunu Nazım Hikmet, öbürü Vali Abidin Paşa'nın torunu Abidin Dino. Aralarında on bir yaş var: Nazım yirmi sekiz, Abidin on yedi. İkisi de Osmanlı'nın son kuşağından, ikisi de o dünyadan kopmuş, ikisi de koptuğu şeyin yerine ne koyacağını arıyor.
Nazım Moskova'da yeni bir resim görmüştü: Mayakovski'nin afişlerini, kelimenin görsel bir güce dönüştüğü o dünyayı. Abidin'in çizgilerinde aynı enerjiyi tanıdı. Çizgi onda süs değildi, düşünceydi. Tanıştılar.
Böylece bir kelimeyle bir çizgi yan yana gelmeye başladı. Nazım'ın Abidin'le yaptığı ilk kitap çıktığında kapağı da içindeki resimler de Abidin'indi. Sonra bir kitap daha, bir destan daha. İş bölümü kendiliğinden kuruldu: Nazım kelimeyi buluyordu, Abidin o kelimenin görüntüsünü. Aralarında ne patron vardı ne çırak. İki ayrı dilde konuşup aynı şeyi söyleyen iki adam, birbirinin tercümanı.
Sonra duvar araya girdi. Bin dokuz yüz otuz sekizde Nazım Bursa Cezaevi'ne girdi, on iki yıl çıkamadı. Dışarıda Türkiye savaşın kıyısından geçti, çok partili hayata adım attı; Nazım hep aynı avluya bakan aynı hücrede oturdu.
Abidin düzenli giden ziyaretçilerdendi. Kâğıt taşıdı, boya taşıdı, haber taşıdı. Nazım açlık grevine başlayınca dışarıda imza topladı, baskı kurmaya çalıştı. Nazım sonunda çıktığında ilk durağı Abidin'in evi oldu. On iki yıl boyunca biri içeride yazdı, öbürü dışarıda çizdi. Duvar aralarına girdi ama bağ duvarı tanımadı.
Derken ikisi de gitti. Bin dokuz yüz elli birde Nazım bir gece, bir motorla İstanbul'dan ayrıldı; Karadeniz üzerinden Moskova'ya sığındı, vatandaşlığını ve dönüş hakkını arkasında bırakarak. Bir yıl sonra Abidin de gitti, ama başka yöne: eşi Güzin'le Paris'e. Artık aynı ülkede bile değillerdi. Biri Demir Perde'nin doğusunda, Moskova'da; öbürü batısında, Paris'te. Arada yalnız mektuplar.
Yine de Abidin Nazım'ın şiirlerini Fransızcaya çevirdi, kitaplarını resimlemeyi sürdürdü. Sürgün dostluğu koparmadı, biçimini değiştirdi. Artık yan yana oturan iki adam değil, birbirinin sesini kâğıttan izleyen iki sürgün. Aynı mevsimi başka şehirlerde yaşıyorlardı. Moskova'da kar yağarken Paris'te kestaneler düşüyordu, ama ikisinin penceresi de başka bir ülkeye bakıyordu.
Sonunda, bin dokuz yüz altmış bir. Nazım Paris'e geldi, Abidin'le Güzin'i görmeye, belki son kez görmeye. Bunu bilerek mi yaptı, bilmiyoruz; ama şiirin dokusu öyle diyor. Sen Nehri'ne bakan bir çatı katında, gece, eşi Vera'ya adayıp uzun bir şiir yazmaya başladı. Adı, Saman Sarısı.
Altmışına yaklaşan, iki kalp krizi geçirmiş, ülkesine dönemeyeceğini bilen bir adamın şiiriydi bu. Bir hayatın defteri kapanırken son sayfaya düşülen not gibi. İki yıl sonra ölecekti. Şiirin tam ortasında otuz yıllık dostuna döndü, doğrudan:
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
Şu yapıya dikkat edin: Nazım önce sahte mutluluğu tek tek sayıyor. Kartpostal görüntüleri, takvim resimleri, çerçeveli tatlılıklar. Hepsini "işin kolayına kaçmadan ama" diyerek reddediyor. Sonra aynı soruyu bir daha soruyor. Ama bu tekrar bir pekiştirme değil, bir kıskaç. İlk soruda "yapabilir misin" diyordu; ikincide "gördün mü, saydıklarımın hiçbiri değil, peki geriye ne kalıyor" diyor. Geriye sorunun kendisi kalıyor. Yanıtsız, açık, dürüst.
Abidin yanıt vermedi. Ne resimle, ne şiirle, ne de tek bir sözle. Konuya yaklaştığı röportajlarda şunu söyledi: mutluluk süreklilik ister. Bir anın sevincini tuvale aktarabilirsin, ama kalıcı mutluluk resmedilemez. Fırça hareketi yakalar, ânı yakalar, duygunun bir kesitini yakalar; oysa mutluluk kesit değil, akıştır. Akan şeyi dondurduğun anda onu öldürürsün.
Bu sessizlik, belki de sorunun alabileceği en dürüst karşılıktı. Nazım zaten yanıt beklememişti. Dostunun sınırını bildiği için sormuştu, o sınırı göstermek için. Abidin de sınırı bildiği için sustu. İki usta aynı duvarın önünde durmuştu; biri "geçemezsin" demiş, öbürü başını sallamıştı.
Nazım Hikmet bin dokuz yüz altmış üçün üçüncü gününde, Moskova yakınlarında, bir kalp krizinde öldü. Altmış bir yaşındaydı. Soru havada kaldı. Abidin ondan sonra otuz yıl daha yaşadı; bu otuz yıl boyunca Nazım'ı resimlemeyi, anmayı sürdürdü, ama mutluluğun resmini hiçbir zaman yapmadı. Doksan üçte, Paris'te, seksen yaşında o da gitti. Otuz yıllık sessizlik kasıtlıydı: soruda dile gelen gerçeğin onayıydı.
Abidin sustu, ama başkaları susamadı. Bin dokuz yüz seksen yedide Essen'de bir sergide, Bahattin Gemici adında bir şair Abidin'le tanıştı. Bu tanışma onu öyle etkilemiş olmalı ki Dino'nun ağzından, Nazım'a seslenen bir şiir yazdı. Adı, "Mutluluğun Resmi". Gemici bunu nereden öğrendi, Dino'dan izin aldı mı, bilmiyoruz; ortada bir açıklama yok.
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler...
İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya...
Samimi bir şiir, ama Abidin'in şiiri değil. Gemici, Dino'nun sesini ödünç almış. Hürmetle, iyi niyetle, ama sonuçta ödünç. İnternet bu ayrımı bilmeden yaydı: "Abidin Dino'nun Nazım'a yanıtı" diye dolaştı. Paylaşan kaynağı kontrol etmedi, paylaşılan da etmedi, her tekrar bir öncekini doğrular gibi göründü.
Sonra biri Dengel'in tablosunu ekledi ve ortada kusursuz bir paket oluştu. Soruyu Nazım sormuş, yanıtı Abidin vermiş, resmi de Abidin yapmış; her şey yerli yerine oturmuş gibiydi. Oysa bu paketin içinde tek bir doğru parça vardı: Nazım'ın sorusu. Yanıt Gemici'nindi, tablo Dengel'indi. Abidin'in katkısı ise pakette hiç yer almayan şeydi: sessizlik.
"Mutluluğun resmini yapabilir misin?" Bu cümlenin sonundaki soru işareti aslında retorik. Yapamamanın ünlemi. Nazım yanıt beklemiyordu, bir gerçeği söylüyordu.
Çünkü Abidin'in elinden geleni biliyordu. Yıllarca kitaplarının kapağını ona çizdirmiş; çizgisini, rengini, neyi yakalayıp neyi kaçırdığını yakından izlemişti. Yine de şunu diyordu: senin bütün gücünle bile, mutluluğu çizemezsin. Bu bir meydan okuma değildi. Sevgiyle, saygıyla konmuş bir sınırdı. Dostuna "yetersizsin" demiyordu; "hiçbirimiz yetmeyiz" diyordu.
Türk şiirinde bu damar derindir. Orhan Veli'ye bakmak yeter:
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Duyar mısınız, duyamazsınız demektir. Dokunabilir misiniz, dokunamazsınız. Şair mısrasının gücünü biliyor, ama sizi tam oraya taşıyamayacağını da biliyor. Yaklaştırır, eşiğe kadar getirir, orada durur. Nazım da o eşikteydi. Sanat, tam erişilemeyene yaklaşma çabasıdır. O sınırda durup yine de çizmeye, yazmaya, söylemeye devam etmek; öte yanı göstermeye çalışırken bu yanda kalmayı kabul etmek.
İnternet ise soruyu aldı, bir bulmacaya çevirdi. Açık bırakılmış bir soruyu, kapatılması gereken bir eksik gibi gördü. Biri Dengel'in tablosunu buldu, çatıdan su damlayan o resmi, "mutluluk işte bu" dedi ve "Abidin Dino'nun eseri" diye paylaştı. Yıllardır düzeltilmeden dolaşıyor, çünkü düzeltmek paylaşmak kadar kolay değil.
Sorunun ağırlığını taşıyamayanlar onu kapatmak istediler. Yanıtsız bir soru rahatsız ediciydi. Bir matematik problemi gibi çözdüler, bilinmeyeni yerine koydular, denklemi kapattılar. Farkında olmadan da Nazım'ın "çizemezsin" tespitini kanıtladılar: çizdik sandıkları başka birinin tablosuydu, verdik sandıkları yanıt başka birinin şiiriydi. Asıl yanıtı veren Abidin'in sessizliğiydi; o sessizlik de hiçbir pakete sığmıyordu.
Nazım bir soru sormadı, bir şey söyledi. Abidin duydu ve sustu, çünkü doğruydu. Sonra başkaları geldi: biri Dino'nun ağzından şiir yazdı, biri Amerikalı bir ressamın tablosunu yapıştırdı, herkes "işte yanıt" dedi. Ama altmış yılı aşkındır en dürüst karşılık hâlâ Abidin'in sessizliği.
Çünkü bazı sorular soru değildir; bazı sessizlikler de söylenebilecek her şeyden daha çok şey söyler.