Sesli sürüm · v1.4 · Temmuz 2026
Sturgeon Yasası
Dinleme sürümü · ses kaydı değil, kulağa göre yeniden yazılmış metin
Her şeyin yüzde doksanı çöptür. Kaba bir cümle. Neredeyse bir hakaret. Ama bunu söyleyen adam, onu bir savunma olarak söylemişti. Hem de sevdiği şeyi korumak için.
Adı Theodore Sturgeon. Üretken bir yazardı: dört yüzden fazla eleştiri, yüzü aşkın öykü, on bir roman. En bilinen romanıyla büyük bir ödül kazandı, Star Trek'in ilk dizisine senaryo yazdı. Ama onu asıl farklı kılan bunlar değildi. Bilimkurgunun en dar, en çekingen yıllarında; yalnızlığı, cinselliği, dışlanmışları doğrudan işleyen neredeyse tek isimdi. Kahramanları hep kenara itilmiş gençlerdi. Bir başka büyük yazar onu, kendi döneminin en etkili bilimkurgu kalemi sayar.
İşte bu üretkenlikle bu aykırılık arasındaki gerilim önemli. Çünkü Sturgeon'ın en ünlü cümlesi tam da oradan doğdu. Kendi türünü savunurken, farkında olmadan bütün bir kalite felsefesi kurdu.
O yıllarda bilimkurgu ciddiye alınmıyordu. "Çocuk masalları" diye küçümseniyordu. Eleştirmenler türün en kötü örneklerini seçip bütün alanı toptan çöpe atıyordu. Dergiler ucuz kağıda basılıyor, kapaklar uzay canavarlarıyla doluyordu. Okumuş insan içinse tek bir yargı yetiyordu: bilimkurgunun yüzde doksanı çöptür.
Sturgeon bu saldırıya ilk kez bir bilimkurgu kongresinde karşılık verdi. Şöyle dedi:
İnsanlar polisiye romandan söz ederken akıllarına başyapıtlar gelir. Western deyince en iyilerini anarlar. Ama bilimkurgu deyince, "şu çocuk masalları" derler, "yüzde doksanı çöptür" derler. Haklılar da. Bilimkurgunun yüzde doksanı gerçekten çöptür. Ama her şeyin yüzde doksanı çöptür. Önemli olan, çöp olmayan yüzde ondur. Bilimkurgunun o yüzde onu ise, dünyanın herhangi bir yerinde yazılan en iyi şey kadar iyidir.
Beş yıl sonra bu sözü yazıya da döktü. Bir dergi köşesinde, yorgun ama kararlı bir sesle: yıllardır bu türü, onun en kötü örneklerini silah olarak kullanan insanlara karşı savunuyorum, dedi. Sonunda bıktım. Şu çıktı benden: her şeyin yüzde doksanı çöptür.
Burada ince bir ayrım var. Sturgeon aslında iki ayrı söz söyledi. Birincisi şu: her şeyin yüzde doksanı çöptür. İkincisi daha sakin: hiçbir şey her zaman mutlak değildir. İkincisi de birincisini kendi içinden sınırlar. Yani yüzde doksan bile mutlak değil. Yasa, kendi sınırını kendi içinde taşıyor.
Sturgeon'ın hamlesinin gücü, yapısında gizli. Karşı tarafın silahını elinden almıyor. O silahı alıp herkesin üstüne çeviriyor, sonra da silahın anlamsız olduğunu gösteriyor.
Dört adımda yapıyor bunu. Önce kabul ediyor: evet, bilimkurgunun yüzde doksanı çöp, inkâr yok. Sonra genelliyor: ama her şeyin yüzde doksanı çöp, bilimkurgu bu konuda özel değil. Sonra hatayı gösteriyor: bir türü en kötü örnekleriyle yargılamak bir mantık hatası. En sonunda da sonucu koyuyor: bir tür, en iyi örnekleriyle değerlendirilir.
Bu bir savunma. Ama tuhaf bir savunma. Savunduğu şeyi göklere çıkarmıyor. Saldırının dayandığı mantığı yıkıyor. Bir avukatın "müvekkilim masumdur" demek yerine, "bu delil herkes için geçerli, o yüzden delil bile sayılmaz" demesi gibi.
Peki bu güzel mantık ne kadar doğru? Güzel sözden çıkıp gerçek sayılara bakalım. Sahiden her şeyin yüzde doksanı çöp mü?
Şunu baştan söyleyelim: yüzde doksan, Sturgeon'ın ağzında bir ölçüm değildi. "Büyük çoğunluk" demenin kestirme yoluydu. Peki sahiden bir karşılığı var mı? Alan alan bakınca ilginç bir şey çıkıyor. Önemli olan tek tek rakamlar değil; hepsinin çizdiği aynı şekil.
Kalite denetiminin en sıkı sayıldığı yerden başlayalım: akademiden. Hakem değerlendirmesi, editör süzgeci, kurum itibarı, hepsi orada. Yine de insani bilimlerde yayımlanan makalelerin beşte dördü, hayatı boyunca bir kez bile anılmıyor, tek bir atıf almıyor. Dahası, psikoloji deneylerinin üçte ikisi yeniden yapıldığında aynı sonucu vermiyor. En denetimli alan bile oranın dışına çıkamıyor.
Şimdi en denetimsiz yere geçelim: müziğe. Bugün bütün müzik akışı hizmetlerini bir araya koyduğunda yüz seksen milyonu aşkın parça çıkıyor; Spotify'ın kendi kataloğu bunun yüz milyon kadarı. Bu havuzun kırk beş milyonu, yani her dördünden biri, hayatı boyunca bir kez bile dinlenmemiş. Ama buna "çöp" demek haksızlık. Burada olan başka bir şey: görünmezlik. Üretmenin önündeki engel sıfıra inince, üretilenin çoğu hiçbir kulağa ulaşamıyor. Yasa burada kalite yargısı olmaktan çıkıp bir bulunabilirlik sorununa dönüşüyor.
İkisinin arası da aynı. Kurulan işletmelerin üçte ikisi on yılı görmeden kapanıyor. Alınan patentlerin beşte ikisi hiçbir biçimde kullanılmıyor; başvuruların üçte ikisiyse zaten üretmek için değil, başkasının patentini engellemek için yapılmış. Ama dikkat et, bu bir hastalık değil. Girişim de patent de birer deneme alanı, denemelerin çoğu doğası gereği tutmaz.
Bir uçtan öbür uca bütün tabloya bakınca örüntü kendini ele veriyor. Oranın en düşük olduğu yer, bir işe girmenin en zor olduğu yer: tıpta yanlış tanı, onda bir dolayında. En yüksek olduğu yer ise girmenin en kolay olduğu yer: indirilen telefon uygulamalarının neredeyse tamamı bir ay içinde terk ediliyor. Kural basit: engel yükseldikçe oran düşüyor, engel kalktıkça tırmanıyor. Ama hiçbir alan bütünüyle dışına çıkamıyor. Sturgeon bu tabloyu hiç görmedi. Yine de sezgisi tam yerindeydi.
Üstelik Sturgeon yalnız da değil. Farklı yüzyıllardan farklı düşünürler, aynı dağılımın ayrı ayrı yüzlerini görmüş. Bunları liste gibi sıralamak yerine, aralarındaki konuşmayı dinleyelim. Çünkü her biri ötekinin bıraktığı boşluğu dolduruyor.
Konuşmayı bir iktisatçı açıyor: Pareto. On dokuzuncu yüzyılın sonunda İtalya'da, toprağın büyük bölümünün küçük bir azınlığın elinde olduğunu görüyor. Sonra biri bu gözlemi kaliteye taşıyor: sonuçların çoğu, nedenlerin azından doğar. Pareto değerin nerede toplandığına bakar, Sturgeon çöpün ne kadar yayıldığına. Aynı madalyonun iki yüzü. İkisi de şunu söyler: kalite hiçbir zaman düz dağılmaz, hep çarpıktır. Küçük bir azınlık orantısız etki yaratır, büyük çoğunluk ortalamanın altında kalır.
Ama ikisi de dağılımı yalnız betimliyor, nedenini söylemiyor. Nedeni iki psikolog getiriyor: Dunning ile Kruger. Buldukları şey biraz da acıklı: en kötü işi çıkaranlar, çoğu zaman kendilerini ortalamanın epey üstünde sanıyor. Yani o yüzde doksanı üretenler, çöp ürettiklerinin farkında bile değil. Yüzde doksanın bu kadar dirençli, bu kadar kendinden emin olmasının sebebi işte bu. Demek dağılım salt bir doğa yasası değil; bir de körlükle besleniyor.
Araya eski bir maliyeci giriyor: Gresham. On altıncı yüzyılda şunu görmüş: kötü para piyasaya çıkınca, iyi para dolaşımdan çekilir. Burası önemli, çünkü işin rengi değişiyor. Sturgeon dağılımın doğal olduğunu söyler; Gresham bu doğal dağılımın aktif bir kovmaya dönüşebildiğini gösterir. Tıklama tuzağı, nitelikli gazeteciliği kovar. Ucuz mal, sağlam üreticiyi piyasadan siler. Sturgeon "çöp çoktur" der; Gresham ekler: "çok olan, azı kovar."
Son sözü Taleb alıyor, bir de zaman boyutu ekleyerek. Onun gözlemi şu: bir şeye ne kadar sık, ne kadar yakından bakarsan, gürültü o kadar baskın çıkar. Sturgeon'ın yüzde doksanı ile Taleb'in gürültüsü aynı yeri gösteriyor: çoğunluk sinyal değil, gürültüdür. Dijital çağ da hem üretimi hem bakışı katladığı için, bu etkiyi büsbütün büyüttü.
Dördü bir araya gelince, Sturgeon'ın tek cümlesi koca bir ekosisteme dönüşüyor. Dağılım doğaldır, bunu Pareto söyler. Üretici kendi çöpünü göremez, bunu Dunning ile Kruger gösterir. Kötü, iyiyi kovar, bunu Gresham anlatır. Gürültü zamanla büyür, bunu da Taleb ekler. Sturgeon yasanın adını koydu, ötekiler nasıl çalıştığını.
Aslında gözlem Sturgeon'dan çok daha eski. "Çoğunluk kötüdür" sezgisi, iki bin beş yüz yıl önce Efes'te, Herakleitos'un satırlarında dolaşıyordu. Aristophanes de bir komedyasında, kendi çağının edebiyatının çoğunu değersiz buluyordu. Ama bu dağınık sezgiyi alıp sistemli bir savunmaya çeviren, ona bir ad veren ilk kişi Sturgeon oldu.
Bu kavram ağı yasanın gücünü gösteriyor. Ama sınırlarını da saklamıyor. Sturgeon zaten yüzde doksanın mutlak olmadığını, kendi ikinci sözüyle itiraf etmişti. Sınırlara bakmak da en az güce bakmak kadar öğretici.
Birincisi şu: yüzde doksan abartılı bir söz. "Büyük çoğunluk" demek için seçilmiş bir rakam. Ama kaba bir büyüklük olarak tutarlı. Çünkü gerçek veriler yüzde kırk ile yüzde doksan altı arasına yayılıyor, çoğunluğu da altmışla doksan beş arasında. Yani bir söz oyunu olarak doğmasına rağmen, gerçek verilerle destekleniyor.
İkincisi, zamanın görünmez süzgeci. Bugünden geriye baktığımızda, eski dönemler hep daha kaliteli görünür. Çünkü zaman kötü olanı eler, geriye kalan yüzde on "o dönem" diye anılır. Nostalji, seçtiği birkaç örneği bütünün tamamı sanır. Başka kültürlerden de yalnız en iyiler bize ulaşır. Üç süzgeç de aynı yöne çalışır: geçmişin çöpünü görünmez kılar, bugünün çöpünü olduğundan büyük gösterir.
Üçüncüsü, giriş engeli her şeyi değiştirir. Engel yüksekse oran düşer, alçaksa tırmanır. Dijitalleşme, engeli düşürdüğü her yerde çöp oranını artırdı. Ama burada dikkatli olmak gerek. Üretim engelinin düşmesi, üretilen şeyin kalitesini düşürmüyor. Yalnızca havuzu büyütüyor. Oransal olarak çöp artıyor olabilir, ama mutlak olarak değerli üretim de artıyor.
Dördüncüsü, en zoru: kalite, kimin kalitesi? Ticari başarı mı, eleştirel beğeni mi, kalıcı etki mi, teknik ustalık mı? Bir eksende çöp olan, başka bir eksende değerli olabilir. Hiç alıntılanmamış bir makale, bir ülkenin politikasını değiştirmiş olabilir. Yüz kez bile dinlenmemiş bir şarkı, birkaç insanın hayatında dönüm noktası olabilir.
En incesi de sona kalıyor. Diyelim ki o çöpü tümüyle ortadan kaldırmak istedin. Kaldıramazsın. Çünkü yüzde on, yüzde doksanın tam içinden çıkıyor. Tıpkı evrimdeki mutasyonlar gibi: neredeyse hepsi zararlı ya da işe yaramaz. Ama o havuzu yok edersen, uyum da durur, yeni hiçbir şey doğmaz. Demek Sturgeon'ın yüzde doksanı çöp değil, bir deneme alanı. Deneme alanı olmadan da buluş olmuyor.
İşte bu paradoks, sorunun asıl nerede olduğunu gösteriyor. Sorun çöpün oranı değil. O doğal, hep öyleydi. Asıl sorun, süzgeçler kırıldığında çöpün iyiyi örtmesi.
Çöp havuzundan değeri çekip çıkaran dört süzgeç, tarih boyunca çalıştı. Hakem ve editör. Tüketicinin tercihi ve piyasanın rekabeti. Zamanın kalıcılık eleği. Bir de uzmanların uzlaşısı ve ortak bellek. Hepsi kusurluydu, ama hepsi işliyordu. Sturgeon'ın doğal yüzde doksanını yönetilebilir kılan da buydu.
Asıl tehlike, az önceki dört düşünürü yeniden bir araya getirince beliriyor. Bir algoritma yüzde doksanı ödüllendirmeye başladığında, yüzde on hâlâ oradadır, ama artık bulunamaz. Sorun yine çöp oranı değil. Süzgecin kendisinin bozulması. Çünkü algoritma kaliteyi değil, tıklamayı ölçüyor. Tıklama da çoğu zaman kaliteyle ters yönde çalışıyor. Üretici tarafında Dunning ile Kruger'ın körlüğü, platform tarafında Gresham'ın kovması, zaman içinde Taleb'in gürültüsü. Süzgeç kırılınca, Sturgeon'ın o masum, doğal yüzde doksanı, Gresham'ın aktif kovma makinesine dönüşüyor.
Peki geriye ne kalıyor? Sturgeon Yasası ne bir teselli, ne de bir karamsarlık. Yalnızca bir gözlem aritmetiği.
Çoğunluk her yerde vasattır. Bu bir alarm değil, arka plandaki uğultu. Alarm verilecek an, vasatlığın iyiyi kovmaya başladığı andır. Akademideki alıntılanmayan makaleler, müzikteki dinlenmeyen parçalar, hepsi doğal. Asıl mesele, o dinlenmeyenlerin bir algoritma eliyle, dinlenmesi gerekenin önüne geçmesi.
Çünkü yüzde doksanın çöp olması, yüzde onun gücünü azaltmıyor. Davaların çoğu önemsizdir, ama içtihat yaratan bir kararın gücü bundan etkilenmez. Tanıların bir kısmı yanlıştır, ama doğru bir tanının hayat kurtarma gücü bundan düşmez. Çalışmaların çoğu doğrulanamaz, ama doğrulananların insan bilgisine kattığı bundan eksilmez.
Şu da var: yüzde doksanın varlığı, yüzde onu bulmayı zorlaştırıyor. Yasanın en az konuşulan, ama belki en önemli yanı bu. Süzgeçler algoritmayla bozuldukça, bu mesele her geçen gün daha can alıcı hale geliyor.
Bir not da düşelim, yazının kendi konusuna sadık kalsın diye. Bu metni bir insan ile bir yapay zeka birlikte kurdu. Hata da içerebilir. Ama bu zaten Sturgeon'ın ikinci sözünü doğruluyor: hiçbir şey her zaman mutlak değildir.
Geriye sade bir tavsiye kalıyor. Dennett'in dediği gibi: çöpü yuhalamakla ne kendi vaktini harca, ne bizimkini. İyinin peşine düş. Ya da hiç bulaşma.