Sesli sürüm · v1.0 · Mart 2026

Nefret Üzerine

Bir duygunun anatomisi · söküm raporu

Dinleme sürümü · ses kaydı değil, kulağa göre yeniden yazılmış metin

Dün birinden nefret ettim. Bir devletten. İsrail devletinden. Çocukları öldürüyorlar, hastaneleri bombalıyorlar, bütün insanlığın gözü önünde bir halkı yok ediyorlar. Benim elimden ise hiçbir şey gelmiyor. Nefret ettim. Abartılı çıkışlar yaptım, mutlak yargılar verdim. Sonra gece oldu, sabah oldu. Bugün ise o nefretin kendisine baktım.

Şunu fark ettim: birinden nefret ettiğini savunmaya kalktığın anda, eğer analitik bir zihnin varsa, o nefret çöküyor. Nedenlerini mantık sırasına dizmeye başlıyorsun. Ama duygular arka planda araya girmezse, o sıralama bir türlü kurulmuyor. Yani aslında oluşmayan bir mantık zinciriyle nefreti tetiklemişsin. Nefretin objesine bakıyorsun, bu obje nefrete uygun mu diye. Bulamıyorsun.

Bu yazı, işte o bulamama anından doğdu.

Önce şu soru: nefret bir çığlık mı, yoksa çığlığa verilmiş sahte bir ad mı?

Nefret bir obje ister. Ama o obje hiçbir zaman tam oturmuyor. İsrail devletinden nefret ediyorum dediğimde ne demiş oluyorum? İsrail devleti dediğim şey: milyonlarca insan, binlerce yıllık bir tarih, yüzlerce farklı düşünce, bir devlet aygıtı, bir ordu, siviller, muhalifler, savaş karşıtları, sokakta protesto edenler. Hepsi tek bir objeye sıkıştırılmış. Analitik bir zihni bu genelleme doyurmaz. Oysa genelleme, nefretin olmazsa olmazı. Nefrete zorunlu olan şey, analizin ölümcül hatası.

Sonra obje kayıyor. Nefret ettiğim şey aslında fail değil, fiil. Gazze'de çocukların öldürülmesinden nefret ediyorum. O eyleme bakınca nefret sağlam duruyor, çünkü eylem somut, tanımlı, sınırlı. Ama nefret eylemde kalmıyor. Faile yayılıyor. Hem de otomatik, refleks gibi, milisaniyeler içinde. Duygunun ilk hareketi şu soru: kim yaptı bunu? O soru sorulduğu an, eylem geri plana düşüyor, fail öne çıkıyor. Bir devlet, bir millet, bir din. Genelleme tamamlanıyor.

İşte ayrım tam burada: nefret genelleştirir, öfke odaklanır. Dünkü çıkışım belki nefret değildi, öfkeydi. Ama ona nefret adını verdiğim anda, eylemden faile yayıldı, sınırsız hale geldi, kontrolden çıktı.

İkinci mesele: ceza. Hukuk bile, insanın en kurumsal adalet girişimi, yok et demiyor.

Eylemin tekrarı, faili tanımlamaya başlar, doğru. Sistematik, kasıtlı, tekrar eden eylemler bir yapıyı gösterir. O yapı da cezalandırılmalı. Ama cezanın amacı nefreti kusmak değil. Cezanın amacı faili ıslah etmek, başkalarını korumak, toplumsal düzeni sürdürmek. Failden nefret ettiğin için cezalandırmazsın onu. Başkalarından korumak ve ıslah etmek için cezalandırırsın. Yok ederek ıslah edemezsin. Nefret ederek hiç edemezsin. Onu sadece kontrol altına alırsın.

Üstelik o kontrol altına almada bile, fail ile sonuç arasında kurduğun bağ asla tam bir neden-sonuç bağı olmuyor. Bilimsel bir bağ kuramıyorsun. Hukukçu olarak bunu otuz yıl yaşadım. Uygun illiyet bağı, elverişlilik, araya giren etkenler, koşullar... hepsi bir yaklaşım. Hiçbiri kesinlik değil. O günün koşulları için en iyiye yakın bağı kurarsın, o kadar. O bile sadece o günün karşılığıdır. Dünün adaleti, yarının adaleti değildir.

Madem adalet zamana bağlı bir şey, o zaman nefret nedir? Zamanı donduran, koşulları görmezden gelen, mutlak bir duygu. Gerçekliğin yapısıyla baştan uyumsuz.

Üçüncü soru, daha derin: nefret insana mı ait? Akıl öncesi bir tepki gibi duruyor. Ama akıl olmadan da çalışamayan bir mekanizma.

Nefreti anlam yönünden tartışmak bile zor, çünkü tanımı baştan sorunlu. İnsana mı ait, canlılığın bir uzantısı mı, yoksa canlılığa aykırı bir şey mi? Bu sorular nefretin kendisi kadar karmaşık.

Şöyle düşün: bir hayvan korkabilir. Bu canlılığın korunması; beynin o eski, derin bölgesinin tetiklediği kaç ya da savaş tepkisi. Bir hayvan öfkelenebilir de: sınırını savunur, saldırır. Bunlar bedensel, anlık, duruma bağlı. Tehdit geçince sönüyorlar. Ama bir hayvan nefret etmez.

Çünkü nefret için şunlar gerekiyor: objeyi tanımlamak, bu şeyden demek; sürdürmek, her zaman demek; genellemek, hepsi demek; hatırlamak, o zaman da böyle yapmıştı demek; ve tekrar tekrar düşünmek. Bunların hepsi zihinsel işlem. Ama dikkat: akılcı işlem değil.

Paradoks işte burada. Nefret akıl gerektiriyor, ama akıldan kaynaklanmıyor. Korku bedenden gelir, beyin işler. Öfke bedenden gelir, beyin yönlendirir. Nefret ise bedenden gelen ham malzemeyi, korkuyu, acıyı, çaresizliği, tehdit algısını alıyor ve ona bir yapı giydiriyor. Bir objeye sabitliyor, zamana yayıyor, gerekçe üretiyor. Bu giydirme otomatik, refleks gibi, ama zihinsel altyapı olmadan çalışamıyor.

Yani nefret ne saf duygu, ne saf düşünce. İkisinin sahte bir bileşimi.

Peki nefretin ham malzemesi ne? Korku ve çaresizlik.

Gazze'deki çocuklara bakıyorsun. Acı duyuyorsun, çaresiz hissediyorsun, hiçbir şey yapamıyorsun. Çaresizlikse, tahammül edilmesi en zor duygu. İşte nefret tam burada devreye giriyor; çaresizliği dönüştürüyor. Yapamıyorum demek yerine nefret ediyorum dedirtiyor. Çaresizliğe bir güç hissi veriyor. Sahte bir güç tabii, hiçbir şeyi değiştirmiyor; ama çaresizlikten daha katlanılır.

Bu anlamda nefret bir savunma mekanizması. Anna Freud'un tepki oluşturma dediği şeyin bir türevi: katlanamadığın bir duyguyu, onun tam zıttıymış gibi görünen, ama aslında aynı kaynaktan beslenen başka bir duyguyla örtmek. Çaresizlik katlanılmaz, nefret onu güç gibi giydiriyor. Peki neye karşı savunma? Kendi acizliğine karşı.

Dördüncü kapı: beklenti. Nefret, böyle olmamalıydın yargısından doğuyor. Beklenti yoksa, nefret de yok.

İsrail'e nefret duyuyorsun, çünkü bir devletten insanca davranış bekliyorsun. Beklentin çiğneniyor, nefret doğuyor. İçten içe bir dünya düzeni varsayıyorsun: devletler sivil öldürmemeli, çocuklar korunmalı, hastaneler dokunulmaz olmalı. Bu beklenti kırılınca, böyle olmamalıydı yargısı doğuyor. İşte o yargı, nefretin yakıtı.

Şimdi buna karşı bir örnek koyayım: Anton Chigurh. Bir film karakteri; Coen Kardeşler'in İhtiyarlara Yer Yok filmindeki katil. Kötülüğün saf doğasını belki de en iyi anlatan karakter. O adamı idam edemezsin, yok edemezsin, hatta nefret bile edemezsin.

Neden? Çünkü Chigurh'dan hiçbir şey beklemiyorsun. O, daha ilk dakikadan ne olduğunu gösteriyor. Saklı değil, sahte değil, başka bir şeymiş gibi davranmıyor. Yazı tura atıyor, kader diye anlatıyor, kendi iç mantığı baştan sona tutarlı. Beklenti yoksa hayal kırıklığı yok; hayal kırıklığı yoksa nefret de yok.

Demek ki nefret, sahtelik algısıyla besleniyor. Böyle olmamalıydın, ama böylesin; bu çelişki onun yakıtı. Chigurh'da çelişki yok. O neyse o. Organik kötülük sahtekârlık taşımıyor. İnsan da, sahtekârlık taşımayan şeyden nefret edemiyor.

Hatta şöyle test et, ceza teorileriyle. Öç almak mı istiyorsun? Çöküyor, çünkü ortada nefret yok. Islah mı? Çöküyor, çünkü değişecek bir şey yok; bozuk değil, sadece farklı. Caydırmak mı? O da çöküyor, çünkü adamın kendi mantığı var, ceza sisteminin mantığıyla hiç kesişmiyor. Geriye tek bir şey kalıyor: etkisiz kılmak. Seni değiştiremeyiz, senden öç almıyoruz, seni caydıramayız; ama başkalarını senden koruyabiliriz. Cezanın en ilkel, ama en dürüst hali. Nefretle ise hiçbir ilişkisi yok.

Beşinci ve en rahatsız edici kapı: irade. Nefret eden, kendi iradesini teslim etmiş demektir.

Anlatayım. Uzun süredir, bana kötülük ettiğini, canımı sıkan olaylara şu ya da bu şekilde yol açtığını düşündüğüm insanlardan nefret etmeyi bırakmıştım. Onları içten içe bağışlamıştım. Ama bu duygusal bir bağışlama değildi. Analitik bir bağışlamaydı.

Çünkü kendime şunu demiştim: sizin eyleminiz katkıda bulundu, ama doğrudan o sonuca yol açmadı. Ben de, doğrudan ya da dolaylı olarak, sizin bunları yapmanıza izin verdim. Sizin eyleminiz tek başına bu sonuca yetmezdi.

İşte kırılma noktası burası. Eğer onların eylemi tek başına o sonucu doğurabilseydi, yani benim hiç payım olmadan, bu şu demek olurdu: ben hiçbir işe yaramamışım, irademin hiçbir şeyi durduramamış. Demek ki onlardan nefret etmek, dolaylı yoldan kendimi işe yaramaz görmek oluyor.

Nefretin en gizli yüzü işte bu. Birinden nefret ettiğinde aslında ona şunu söylüyorsun: sen bunu tek başına yaptın, ben hiçbir şey yapamadım. Yani çaresizliğin bir itirafı. Nefret eden aciz, çünkü o yaptı, ben etkisiz kaldım diyor.

Benim durduğum yer farklı: ben de oradaydım, ben de bir şey yaptım, ya da yapmadım; sorumluluk paylaşılmış. Bu, irade sahibi olmanın bedeli. Ama aynı zamanda ödülü. Nefret etmek ikimizin de payını yok sayıyor. Bağışlamaksa, sorumluluğu kabul ederek, ikimizin de varlığını tanıyor.

Altıncı kapı, belki de en kişisel olanı: organik kötülük. Sahte iyilik, organik kötülükten daha değersizdir.

Şunu söyleyeyim: aşk da sorunlu aslında. Aşk da akılla doğrulanamaz. Birini neden sevdiğini mantık sırasına dizmeye kalksan, aynı çökme orada da yaşanır. Yani doğrulanabilirlik tek ölçüt olmayabilir. Hem nefret hem aşk akıl öncesi, ikisi de sorunlu; ama ikisi de ortaya bir şey koyuyor. Aşk bir sanat olabilir. Nefretin zararsız hali de öyle.

Şimdi en çekirdek cümle: ben kötülüğü severim bazen. Yeter ki çok organik olsun, doğası incelenmeye değsin.

Bu cümle benim dünya görüşümün çekirdeğini taşıyor. Reddettiğim şey sahtelik, kötülük değil. Hesaplı manipülasyon, kurgulanmış zalimlik, sahte iyilik; işte bunlar beni iğrendiriyor. Ama doğasına sadık bir kötülük? O incelenebilir. Çünkü yapısı görünür, saklı değil.

Temel ölçüt bu: organik mi, sahte mi? Sahte iyilik, organik kötülükten daha değersiz. Sahte aşk, organik nefretten daha boş. Çünkü sahtede incelenecek bir şey yok. Organik olanda yapı var, doğa var, sökülebilecek bir şey var.

Dünkü nefretim, objeye sabitlenmiş, duyguya teslim olmuş, yapısı hiç sorgulanmamış bir nefretti. Bugün aynı nefreti aldım ve söktüm. Yapısını çıkardım, mantık zincirini test ettim, objesini sorguladım, canlılıkla ilişkisini araştırdım. Nefret yine aynı nefret. Ama dün o bana sahipti; bugün o benim malzemem.

Şimdi son kapı. Bu alanın, nefretin doğasının, ne cennet cehennem ekonomisine, ne de nöron haritalarına terk edilmemesi gerektiği.

Çünkü nefret şu an iki indirgemenin arasında sıkışmış durumda.

Birincisi, dini indirgeme. Cennet cehennem ekonomisi: nefret et ki cenneti hak et, ya da nefret etme ki cehennemden kurtul. İkisi de nefreti bir ticaret aracına çeviriyor. Tarikatlar nefreti bir bağlılık mekanizması gibi kullanıyor: ortak bir düşmandan nefret etmek, gruba aidiyet üretiyor. Tekfir, aforoz, dışlama... hepsi nefretin kurumsal biçimleri. Burada nefret bir araç, amaçsa kontrol.

İkincisi, maddeci indirgeme. Nefret, beynin şu bölgesinin uyarılmasıdır, şu hormonun yükselmesidir, şu kimyasalın düşmesidir. Ama bu da nefret değil; nefretin gölgesi. Yıllar önce iki sinirbilimci, insanlara nefret ettikleri kişilerin fotoğraflarını gösterip beyinlerini taramışlar, nefretin haritasını çıkarmışlar. Beynin şu bölgesi ışıyor, şurası kısmen sönüyor demişler. Ama haritayı çıkarmak, araziyi anlamak değildir. Kimyayı ölçmek, duyguyu anlamak değil. Beyni taramak, zihni okumak değil. Taramada nefreti göremezsin; nefretin bedendeki izini görürsün. İz ile şeyin kendisi aynı şey değil.

Demek istediğim şu: bu alan, nefretin doğası, yapısı, işlevi, dinlere ve inanç sistemlerine bırakılmamalı, çünkü onlar bu duyguyu kötüye kullanıyor. Ama yalnızca nöronlarla, kimyasal süreçlerle incelemek de bir tür aptallık. İkisi de aslında bir kaçış: biri dogmaya kaçıyor, öteki veriye.

Üçüncü bir yol var. Nefreti bir insan deneyimi olarak incelemek; kendi yapısı, kendi mantığı, kendi çöküş biçimiyle. Ne nefret günahtır demek, ne nefret kimyasal bir tepkidir demek. Nefret akılla doğrulanamıyor, objeye oturmuyor, beklenti ihlali istiyor, iradesizliğin bir itirafı taşıyor. Bunlar ne bir vaizin cümleleri, ne bir nörobilimcinin. Bunlar, nefretin kendisiyle yüzleşen bir insanın cümleleri.

Şunu da görelim: korku organik, canlılığın korunmasına hizmet ediyor. Öfke organik, sınırların savunulmasına hizmet ediyor. Aşk organik, bağ kurmaya hizmet ediyor. Nefret ise bu sıralamada yeri olmayan bir şey. Canlılığa hizmet etmeyen tek akıl öncesi duygu. Belki bir duygu bile değil.

Belki de bir arıza. Bedenden gelen tepkilerin, korkunun, acının, çaresizliğin, zihinsel olarak yapılandırılması, ama akılcı bir temelden yoksun. Ham duyguya mantık kılığı giydirmek. Sahte bir akla uydurma.

Eski bir efsane vardır: Satürn, kendi çocuklarını yutan tanrı. Goya bunu korkunç bir tabloya dökmüştü. Nefret de biraz öyle, kendi ürettiğini yutuyor. Ama dikkat edin: Goya o tabloyu çizip nefreti bir inceleme nesnesine çevirdiğinde, Satürn'ün gücünü kırmış oldu. Biz de şimdi, tam olarak bunu yapıyoruz.

Ama arıza bile olsa, organik olduğu sürece incelenmeye değer. Nefret dün bana sahipti. Bugün benim malzemem. Yarın belki bir başkasının elinde söküm aracı olur.

İşte acı olan kısım: bunu bir kriminoloji dersinde anlatsan, sınıfın çoğu yine nefret edecek. Sadece birkaç kişi, aklını kullanan, duygu ile yargı arasına bir boşluk koyabilen birkaç kişi, bunu yapmayacak. Oysa hukuk eğitimi tam da o boşluğu öğretmesi gereken yer. Orada bile çoğunluk başaramıyor.

Ama birkaç kişi başarıyor. Bu yazı, onlar için.